İnsanlık, sahip olduğu dinler bakımından iki kısma ayrılır:
Birinci kısım:
Allah tarafından kitap indirilmiş olan topluluklardır; bunlar Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlardır.
Yahudiler ve Hristiyanlar, kitaplarında yer alan hükümlerle amel etmemeleri, insanları Allah’tan başka rabler edinmeleri ve zamanın geçip uzun sürelerin araya girmesi sebebiyle, kendilerine indirilen ilahî kitaplarını kaybetmişlerdir.
Bunun üzerine haham ve din adamları, “Bu Allah katındandır.” diyerek kendi elleriyle kitaplar yazmışlar; hâlbuki onlar Allah katından değildir. Bu, bâtıl ehlinin uydurması ve aşırı gidenlerin tahrifleridir.
Müslümanların kitabı olan Kur’ân-ı Azîm ise, Allah’tan inen ilahî kitapların sonuncusudur.
En sağlam ahde sahip olan bu kitabın korunmasını Allah bizzat üstlenmiştir; onu insanlara bırakmamıştır.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik ve elbette biz onu koruyacağız.” (Hicr, 9)
Kur’ân, gönüllerde ve satırlarda muhafaza edilmektedir; zira o, Allah’ın insanlığa rehber kıldığı son kitaptır.
Kıyamet gününe kadar insanlar için delil ve hüccet olarak kalacaktır.
Allah onun beka bulmasını dilemiş, her dönemde onun harflerini koruyan, hükümleriyle amel eden ve şeriatını ayakta tutan kimseleri var etmiştir.
Bu büyük kitap hakkında ileride daha geniş açıklamalar gelecektir (bkz. s. 113, 119–143, 137).
İkinci kısım:
Allah katından indirilmiş bir kitapları olmayan topluluklardır; fakat ellerinde din kurucularına nispet edilen miras kitaplar bulunur.
Bunlar arasında Hindular, Mecûsîler, Budistler, Konfüçyüsçüler ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderilmesinden önceki Araplar yer alır.
Her topluluğun, dünyevî işlerini yürütmeye yarayan bir bilgi ve çalışmaları vardır.
Bu, Allah’ın bütün insanlara, hatta hayvanlara bahşettiği genel hidayet türündendir.
Zira Allah, hayvanı bile faydasına olan şeyi bulmaya, zararına olan şeyden kaçınmaya yöneltmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Yüce Rabbinin adını tesbih et; O ki yarattı ve şekil verdi, ölçü koydu ve hidayet etti.”
(A‘la, 1–3)
Mûsâ (aleyhisselâm) Firavun’a şöyle demiştir:
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren ve sonra ona yol gösterendir.” (Tâhâ, 50)
İbrahim (aleyhisselâm) da şöyle demiştir:
“Beni yaratan O’dur; bana hidayet eden de O’dur.” (Şuarâ, 78)
(Bkz. el-Cevâbu’s-Sahîh limen Beddele Dîne’l-Mesîh, c.4, s.97)
Her aklı başında kimse bilir ki, ilahî dine mensup olan topluluklar, faydalı ilimler ve salih ameller bakımından, din mensubu olmayanlardan daha kâmildir.
Zira diğerlerinde bulunan her hayrın daha mükemmeli, din mensuplarında; onların en mükemmeli de Müslümanlardadır.
İlimler ve ameller iki kısımdır:
Birinci kısım:
Sırf akılla elde edilenlerdir; matematik, tıp, sanayi gibi.
Bu ilimler din mensuplarında da, din dışı topluluklarda da bulunur; ancak ehli din bu sahalarda da daha kâmildir.
İkinci kısım:
Sadece peygamberlerin haber vermesiyle bilinen ilimlerdir; akılla elde edilmez.
Bunlar; Allah’ın zâtı, isimleri, sıfatları, âhirette itaat edenler için vaat ettiği nimetler, isyan edenler için hazırladığı azap, Allah’ın şeriatı, önceki peygamberlerin haberleri ve ümmetleriyle ilgili bilgilerdir.
Bu tür bilgiler, yalnız vahiy ve risalet yolu ile bilinebilir.
(Bkz. Mecmû‘ Fetâvâ, İbn Teymiyye, c.4, s.210–211)